December 17, 2010 1

İlkokul Örrrtmenimin Kaleminden Çocukluğum…

By Sınav Sürüngeni in Genel

Sevgili Eray’ın sevgili blogu, bir yaşını doldurmuşsun diye duydum. Bu satırları da nice yaşları görmen
dileğiyle yazıyorum. Biz 21. Yüzyılın klavye şövalyeleri böyleyizdir işte, sıkıntıdan blog tutmaya/
yazmaya başlarız sonra da onu gerçek bir kişilik zannedip konuşuruz onunla. Bu yüzden seni
tanımamama rağmen senli benli bir havada yazacağım bu yazıyı ona göre, bozulmaca yok.

Bu Eray var ya, benim öğrencim olur. Başka bir deyişle ben onun öğretmeniyim. Daha doğrusu
öğretmeniydim ama biz de öğretmenlik kutsal bir meslek olduğu için mezun olup gitsen de çoluğa
çocuğa karışsan hatta prostatlı bir ihtiyara dönüşsen de öğretmenin öğretmenin olarak kalır.
Değişmez bu. İyi de bu nasıl öğretmen öğrenci ilişkisi diyeceksin. Bir öğretmen, öğrencisinin bloguna
ciddiyetsiz yazı mı yazarmış hiç. Bence de yazmaz! Ama girdik bir kere bu işe. Şaka şaka. Yazar, bal gibi
de yazar, hatta geyiğin belini bile kırar yeri geldikçe. Ben öğretmenle öğrenci arasında mesafe olması
gerektiğini düşünenlerden değilimdir, öğrencilerimle arkadaş olmayı kendime düstur edinmişimdir.
En azından buna gayret ederim. Bu anlamda Eray da benim öğretmenlik hayatımdaki ilk öğrenci
arkadaşlarımdan biridir. Aynı zamanda ilk öğrencilerimdendir. Öğretmenliğe ilk başladığım sene
Eraylar 7.sınıftaydı. Onlarla iki seneye yakın zaman geçirdik. Öğretmenliğimin ilk yılları olduğu için
biraz acemiydim, kolay sinirler, kolay adam döverdim. Eray’ı dövdüm mü hatırlamıyorum. Dövdüysem
de kesin haklı bir sebepten dövmüşümdür, dövdüysem de oh elime sağlık… Zaten dayağı hak eden bir
kişiliktir kendisi. Okuldan mezun olduktan sonra ne arayıp ne sormuştur bizleri. Okula bir sefer bile
adımını atmamış, biz emektar öğretmenlerini bir sefer bile ziyaret etmemiştir. İnşallah dövmüşümdür
lan bu Eray’ı ben. Hak etmiş baya zibidi. Hayır dövmediysem kötü. Bu saatten sonra istesem de
dövemem. Kocaman zeballah gibi adam olmuş. Zor yani bu saatten sonra. Hah, neyse konumuza
dönelim. Bu arkadaş gidiş o gidiş, okulun kapısından çıktı unuttu bizi. Ta ki Feysbuk denen gavur
icadı-bilgisayar, internet filan gavur icadı değilmiş gibi- pörtleyene kadar. Feysbuk çıkınca ortaya, hal
hatır sormaya başladı, hatırladı bizi kerata.(Özeleştiri: sanki sen kendin yıllardır görmediğin adamlara
görüşelim hacı yaaa ayaağı çekmiyorsun..!!) Yine de biz Eray’a geçirmeye devam edelim. Bulmuşum
fırsatı, sitemin biri bin para… Ohh, sefam olsun.

Sitem mitem tabi bunlar lazım şeyler ama abartmamak lazım. Çocuk bizi konuk yazar diye çağırmış
biz durmuş habire ona bindiriyoruz. Olmaz öyle. Biraz da övelim Eraycığı. İşin geyiği, şakası bir yana
ben Eray’ı severim. Ahlaklı bir insandır dahası kafası çalışır. Bu önemli bir şey, memlekette kafası
çalışan insan çok değil malum(bu nasıl genelleme behey yazar). Benim her zaman savunduğum
bir şey vardır. Çocuk dediğin biraz salak olur. Yetişkin insan gibi çalışmaz çocukların kafası, türlü
türlü ilginçlikleri düşünebildiği gibi akla hayale gelmeyecek salaklıklara da imza atarlar çocuklar. Bir
çocuktan, çok akıllıca ve sağduyulu hareketler beklememek lazım. Kaldı ki ben Eray’ı tanıdığımda o
bir çocuktu-şimdi zebellah olmuş o ayrı- ve çocuk olmasına rağmen kafası çalışıyordu, belli ölçüde
tabi. Zeki bir çocuktu. Ortalamanın üstünde olan ve yaşıtlarına göre daha az salak olan her çocuk gibi
derslerde sıkılırdı. Sıkılırdı, çünkü derslerde anlattığımız çoğu şeyi zaten bilirdi, bilmese bile çabuk
kavrardı. Onun derslerde sıkılıyor olmasını anlayışla karşılardım ama elimden bir şey gelmezdi, eğitim
sistemimiz biraz böyle. Yaratıcılığa pek prim yok bizim sistemde. Gerçi son yıllarda ders kitapları
da müfredat da eskisine nazaran bir hayli iyi. Onların zamanında gerçekten kötüydü durum, ben
de acemiydim daha önce de belirttiğim gibi, dersi öğrenciler için daha eğlenceli hale getirmenin
yolunu pek bilmiyordum. Neyse ne, dediğim gibi Eray, derslerde sıkılırdı dinlemezdi filan ama yine de
başarılıydı. Ama yazı yazmayı sevmezdi. Halbuki iyi yazardı isteyince. Ama çoğunlukla isteksiz olurdu.
Aslında normal. Çocuklara yazmanın bir özgürlük alanı olduğunu, kendini var etmenin en zahmetsiz
ve doyurucu yanlarından biri olduğunu öğretemez ve yazı yazma faaliyetine “komposizyon yazmak”

gibi gerizekalıca bir isim verirsen, çocuklar da yazmaya heves etmez. Eray gibi zeki ve farklı öğrenciler
bile… Neyse ki Eray, ilerleyen yıllarda yazma konusunda bir heves edinmiş ve seni yazmaya başlamış
sayın sınav sürüngeni. İlgiyle takip ediyoruz kendisini.

Babasıyla tanışma fırsatımız olmadı ama saygıdeğer annesini tanırım Eray’ın. Annesi sık sık okula
gelir gider, Eray ‘ı kolaçan ederdi. Eray bu durumdan pek hoşnut olmazdı lakin bugünlere gelmesinde
annesinin o ilgili, kararlı tutumunun pay ı çoktur. Buradan kendisine de bir selam gönderelim,
saygılar.

Eray deyince aklıma hep kendine “bi acaip” isimler takan Emre Can gelir. Emre Can deyince de
Eray tabi ki. Eray’ın ekürisiydi Emre Can. Eray için söylediklerim Emre Can için de geçerlidir. O
da ortalamanın çok üzerinde bir zekaya ve zıpırlığa sahiptir. Onlarla ilgili kafamda canlanan ilk
görüntü şu: sürekli sosisli yerlerdi ve sizinle konuşurken mütemadiyen okul hırkalarını aşağıya doğru
çekiştirirlerdi.:))

Eray ve Emre ta o zamanlardan iki bilgisayar kurduydu ve bu yüzden başlarına bela da açmışlardı.
Öğretmenlerin msn şifrelerini kırmak ve onları değiştirmek gibi teşebbüslerden disipline sevk
edilmişlikleri vardır. Tabi ki sedece korkutmak amaçlıydı ama ben yine de karşı çıkmıştım. İdare bu
haylazlığı cezalandırmak, en azından gözlerini korkutmak gerektiğini düşünmüştü. Ben çocukların
sahip oldukları bilgisayar bilgisini göstermek hani deyim yerindeyse kendilerini ispat etmek
istediklerini bunu da bu yolla gösterdiklerini söylesem de ikna olmamıştı okul idaresi ve ileride daha
büyük internet suçları işlememeleri(!) için kulaklarını burmamız gerektiğini söylemişlerdi. Hey gidi
günler.

Birinde de ben bu ikiliyi okulumuzu temsilen bölgedeki bilgi yarışmasına götürmüştüm. Ekibin üçüncü
kişisi de yanılmıyorsam en az onlar kadar zibidi olan Ulaş’tı. Yanılıyorsam Eray beni düzeltsin. Bu
yarışmalar beni üzer aslında. Çünkü oraya çıkan çocuklara kazanmak/kaybetmek eksenli bir stres
yaşatır bu yarışmalar. Ben de bundan hoşlanmam ve gittiğim her yarışmada bu stresi ben de yaşarım
çocuklarla. Gelgelim onları götürdüğüm yarışma stressiz geçen ve hatta eğlendiğim tek yarışmadır.
Çünkü bu şahsiyetler yarışma boyunca geyik yapıp kendi kendilerine gülüşüp, kopup durmuşlardı.
Haliyle yarışmada bir derece elde edemedik. Bunlar cıvıttıkça , verdikleri her yanlış cevap da gülüp
eğlendikçe okul müdürümüz dönüp dönüp bana bakıyor ve bula bula bunları mı buldun yarışmaya
getirecek diyordu adeta, hatırlıyorum. Ama ben hiç dert etmemiştim çünkü en az onlar kadar ben de
eğleniyordum. Çünkü yarışan on beş ekip içinde bir bizim çocuklar eğleniyordu yarışmada.:))

Dediğim gibi onlar benim ilk öğrencilerimden ama en önemlisi ilk öğrenci arkadaşlarım. Onlar benim
için değerli ve onları seviyorum her ne kadar bana bir gün birlikte içelim sözü vermiş ve bunu yerine
getirmemiş olsalar da.

Öğrencilerinin bir gün iyi yerlere gelmesini her öğretmen ister. Ben, ilk olarak iyi insanlar olmalarını
isterim. Eray, iyi bir insandır. Sanırım onun iyi olmasında benim de biraz payım vardır. İşte
böyle sevgili sınav sürüngeni blogu, daha anlatılacak birçok şey var. Anlatmakla bitmez. Bazıları
sürükleyicidir, etkileyicidir; bazıları ise sıkıcıdır, yavandır; ama eninde sonunda her insan bir romandır.
Ben Eray’la ilgili bir hikaye anlattım sadece. Hepsi bu. Onda etkileyici bir roman olma potansiyeli var,
gerisi kendisine kalmış. Bu hikayeyi okuyacak herkese de bir not düşelim: Bu yazıdaki karakterlerin ve
olayların gerçek hayatla uzaktan yakından ilişkisi vardır.

Bunu okuyanlar şunu da okumuş :

Tags:

One Response to “İlkokul Örrrtmenimin Kaleminden Çocukluğum…”

  1. Sınav Sürüngeni says:

    Konuk yazar olarak benim için bir yazı yazmayı kabul eden Gürkan hocama çok teşekkür ederim. Yazıya cevap vermeden önce Gürkan hocamdan biraz bahsedeyim. Kendisi benim ilkokul Türkçe öğretmenimdir. Çok şukela bir insandır ama dayağında babasını atar hani. Neyse buna birazdan değineceğim. Sisteme karşı asi ergen gençlik olarak (yani Emre ve ben) , “okuma parçasındaki bilmediğiniz kelimeleri çıkartıp, birer örnek cümle içerisinde kullanın”dan öteye gidemeyen Türkçe ders kitaplarına deli olurduk. Türkçe’yi sevmememin, yazı yazmaya geç başlamamın bir nedeni varsa o da budur. Ne yapayım yahu, okuma parçası ilkokul 1. sınıf düzeyinde, anlamadığım bir kelime yokki ! . Neyse, Gürkan hocamıza geri dönelim :) Gürkan hocamızın okulun yakınında bahçeli bir evi vardı. Tüm belirli gün ve haftalarda, hocamızın bahçesindeki çiçekleri kopartır sonra okulda hocamıza verip, “örrrtmenler gününüz kutlu olsun hocam, size çiçek topladık” derdik :) Bir keresinde tüm gün boyunca, Emreyle birlikte okulda gördüğümüz bütün öğrencileri “Gürkan hoca seni çağırdı” diyerek hocanın yanına yollamıştık, sonraki Türkçe dersinde başıma gelenlerden bahsetmeyeceğim :D Ayrıca bir keresinde az kalsın Gürkan hocanın başını belaya sokuyorduk ki bu durumu Gürkan hocaya hiç anlatamadık . Bir gün okuldan eve dönüyorduk, hocanın evinin önünden geçiyoruz. Bir motorsiklet evin önünde durdu, adam indi. Biz de “Gürkan hoca evde yoktur okuldadır şimdi” deyince şöyle bir muhabbet geçmişti adamla aramızda :

     - “Ne hocası len?”
     - “E Gürkan hoca, burda kalıyo”
     - “Noluyo len ? kızımın evi burası ??!!”
     - …
     
     Sanırsam bir karışıklık olmuştu fazla da üstelemedik (kaçtık).
     
     Hocam nazik davranmış, “Eray’ı dövdüm mü hatırlamıyorum” demiş ama ben çok iyi hatırlıyorum :) Hocam beni dövmedi, ama Allah için çok güzel severdi :) Derslerde, konu anlatırken yanıma yaklaşmaya başladığını farkedince direkt sıraların üstünden atlar kaçardım. Çünkü biliyorum ki yakalayınca Gürkan hoca , omuzlarımı, kollarımı öyle bir sıkıyor ki insan kendine gelemiyor. Tabi biliyorum bunları hep beni sevdiği için yapardı, bana takılmayı benimle uğraşmayı çok severdi. Eh benim de pek uslu durduğum söylenemez :)
     
     Evet ziyarete gelmedim. Ama bi sorun neden gelmedim. Sorun sorun. Gelemedim. Hayat koşuşturmacası, iş, güç, okul hayatı derken belimi doğrultamadım ki. Ümraniye’ye geliş nereden baksanız 2.5 – 3 saat :/ Eh bir de oraya gelip, dayak yiyip geri dönme ihtimalim de var :D
     
     Gelelim şu bilgi yarışması mevzuusuna. Öncelikle aşkolsun hocam. Bilgi yarışmasına gideceğimize son gün haber verirseniz, bizim de yarışmada pörtlememiz gayet normal :D Yanımızdaki Ulaş değil Ramazan’dı. Ve vallahi karşımızda oturan çocuk sandalyeden kayıp düşüyor diye gülüyorduk yahu :(
     
     Ama vallahi özledim o günleri … Hayat daha bi kolaydı. Tek derdimiz , bize çok basit gelen derslerdi. Keşke yine öyle olsa. Özleniyorsunuz hocam.

Leave a Reply